Скачать книгу

nesidir? Ne yapar?” dedi Hortense. “Prens mi?”

      “Alet prensi, benim de makara kraliçesi olduğum gibi. Benim gibi fakir bir kız; caddeye bakan balkonu, devletten gelirleri olan bir mülk sahibi, bir dük, bir âyan azası veya senin peri masallarının herhangi güzel bir prensi tarafından sevilebilir mi?”

      “Oh! Onu görmeyi ne kadar isterdim!” diye Hortense gülümseyerek haykırmıştı.

      “İhtiyar bir dişi keçiyi seven adamın ne biçim bir insan olduğunu öğrenmek için mi?” diye Kuzin Bette karşılık vermişti.

      Hortense annesine bakarak: “Sakın bu, teke sakallı ihtiyar bir memur bozuntusu olmasın?” demişti.

      “İşte bunda yanılıyorsun matmazel.”

      Hortense bir zafer edasıyla: “Ya, demek bir âşığın var?” diye sormuştu. Kuzin Bette öfkeli bir eda ile “Senin âşığın olmadığı ne kadar gerçekse…” diye karşılık vermişti.

      Barones kızına işaret ederek: “Peki, Bette, bir âşığın var da niçin onunla evlenmiyorsun?” demişti. “Üç yıldır onun lafı ediliyor, onu deneyecek vaktin olmuştur. Şayet sana da sadık kalmışsa onun için yorucu olan bir vaziyeti uzatmamalıydın. Esasen, bu bir vicdan meselesidir; sonra, gençse bir ihtiyarlık dayanağını almanın zamanıdır artık.”

      Kuzin Bette, Barones’e dik dik bakmış, güldüğünü görünce karşılık vermişti:

      “Bu, açlıkla susuzluğu evlendirmek olurdu. O işçi, ben işçi, çocuklarımız olursa onlar da işçi olacaklardı… Yo, hayır, biz ruhça sevişiyoruz… Bu daha ucuz!”

      “Onu niçin gizliyorsun?” diye Hortense sormuştu.

      İhtiyar kız: “Sırtına giyecek şeyi yok da ondan.” diye gülerek mukabelede bulunmuştu.

      “Onu seviyor musun?” diye Barones sormuştu.

      “Ah! Muhakkak ki çok! Bu meleği kendisi için seviyorum. Dört yıldır onu kalbimde taşıyorum.”

      Barones ağır bir eda ile: “Peki, öyle ise, onu kendisi için seviyorsan…” demişti. “Ve bu adam varsa ona karşı pek suçlu olacaksın. Sevmenin ne olduğunu bilmiyorsun.”

      “Bu zanaatı hepimiz doğuştan biliriz.” dedi kuzin.

      “Hayır, sevip de bencil olan kadınlar da vardır, sen de böylesin!”

      Kuzin başını önüne eğmişti, bakışı kendisine bakanı titretirdi lakin o makarasına bakıyordu.

      “Sözde âşığını bize tanıtınca Hector onu bir yere yerleştirir, servet yapacak bir vaziyete koyardı.”

      “Bu olamaz.” demişti Kuzin Bette.

      “Ya niçin?”

      “O bir türlü Polonyalıdır, bir mülteci.”

      “Gizli cemiyetlerden birinin azası mı?” diye Hortense bağırmıştı. “Mesut musun? Maceralar yaşamış mı?”

      “Ama o Polonya için dövüşmüş. Talebeleri isyana başlayan lisede öğretmenmiş, oraya Büyük Dük Constantin tarafından yerleştirildiği için umulacak lütuf ve ihsan olmayınca…”

      “Ne öğretmeni?”

      “Güzel sanatlar!”

      “Bozgundan sonra mı Paris’e gelmiş?”

      “1833’te, yaya olarak Almanya’yı bir baştan bir başa geçmiş.”

      “Zavallı delikanlı! Ya yaşı?”

      “İsyan sıralarında yirmi dört yaşında ya var ya yokmuş, bugün yirmi dokuz yaşında…”

      O zaman Barones, “Senden on beş yaş küçük desene.” demişti.

      “Ne ile geçiniyor?” diye Hortense sormuştu.

      “Kabiliyetiyle.”

      “Ders mi veriyor?”

      “Yo…” demişti Kuzin Bette. “Asıl ona ders veriyorlar, hem de ne dersler…”

      “Ya göbek adı, güzel mi bari?”

      “Wenceslas!”

      “İhtiyar kızların ne yaman muhayyileleri var!” diye Barones bağırmıştı. “Konuşuşuna bakınca insanın sana inanacağı geliyor Lisbeth.”

      “Anlamıyor musunuz anne, bu öylesine kırbaçlanmış bir Polonyalı ki Bette ona memleketinin o narin tadını hatırlatıyor.”

      Üçü de gülmeye başlamışlardı. Hortense, Ey Mathilde yerine Wenceslas Ruhumun Putu şarkısını söylemişti. Bir aralık mütarekemsi bir şey olmuştu. Kuzin Bette tekrar Hortense’ın yanına gelince ona bakarak “Şu küçük kızlar da…” demişti. “Yalnız kendilerinin sevilebileceklerini sanırlar.”

      Hortense, kuzinle yalnız kalınca: “Öyle ise…” diye karşılık vermişti. “Wenceslas’ın bir masal olmadığını bana ispat et, sana sarı kaşmir şalımı veririm.”

      “Canım, o bir kont!..”

      “Polonyalıların hepsi de konttur!”

      “İyi ama o Polonyalı değil ki Li… Va… Lithli.”

      “Litvanya mı?”

      “Hayır.”

      “Livonya mı?”

      “Hah, işte o!”

      “Adı ne ama?”

      “Bakalım, sır saklayıp saklayamayacağını bir öğreneyim.”

      “Oh! Kuzin, dilsiz olacağım.”

      “Bir balık gibi?”

      “Bir balık gibi!”

      “Evvel ahir bütün ömrünce mi?”

      “Evvel ahir bütün ömrümce!”

      “Hayır, yeryüzündeki saadetinin başı için mi?”

      “Evet.”

      “Peki öyleyse, adı Kont Wenceslas Steinbock’tur!”

      “XII. Charles’ın generallerinden bu adda birisi vardı.”

      “Onun büyük amcası! Kendi babası İsveç Kral’ının ölümünden sonra Livonya’da yerleşmiş lakin 1812 Seferi sıralarında bütün servetini kaybetmiş, çocukcağızı da sekiz yaşında beş parasız bırakarak ölmüş. Büyük Dük Constantin onu Steinbock adı hürmetine himayesine almış, bir mektebe yerleştirmiş…”

      “Sözümden dönmüyorum.” diye Hortense karşılık vermişti. “Varlığının bir delilini göster, sarı şalıma konarsın! Ah! O renk esmerlerin düzgünüdür.”

      “Sırrımı saklayacak mısın?”

      “Ben de sana sırlarımı söylerim.

      “Peki öyleyse, bir dahaki gelişimde delili getireceğim.”

      “Ama delil âşığın kendisi olacak.” demişti Hortense.

      Paris’e geleli beri kaşmir hayranlığı tamah derecesine varan Kuzin Bette, 1808’de Baron tarafından karısına verilen ve bazı ailelerin âdetince 1830’da anadan kıza geçmiş olan bu sarı kaşmiri ele geçirmek düşüncesiyle efsunlanmıştı. On yıldır şal epey eskimişti lakin daima sandal ağacından bir kutu içinde duran bu kıymetli dokuma, ihtiyar kızın gözüne Barones’in mobilyası gibi daima yeni görünüyordu. Bu sebeple, Barones’in doğum yıl dönümü için vermeyi hesapladığı, kendince de fantastik âşığın varlığını ispat edecek gülünç bir hediye getirmişti.

      Bu

Скачать книгу