Скачать книгу

Bu sırada zengin giyimli, iriyarı bir bayan da bunların oturdukları bölmenin kapısını bir tutuşta açtı, sonra gidip, kapalı duran pencere camını da sonuna kadar indirdi, dışarda birine el edip seslenmeye başladı:

      “Tülin… Buraya, buraya; ben yer buldum. Nerede baban? Sen hamalları yolla da git babanı ara. Bir yerde lakırdıya tutulur. Muin nerede?”

      Bu bayan kırk yaşlarında kadar görünüyor. Başına, arkası basık da önü yüksek, altın kaplama tokalı, yana sarkan çuha püsküllü bir şapka giymiş. Bu püsküllü şapka, boyunu biraz daha uzatmış. Kaşları tıraş edilmiş, yahut yolunmuş, yerine hilal kaşlar kalemle çekilmiş. Saçları sarıya boyanmış. Sırtında kunduz bir kürk. Kimbilir kaç bin liradır. Dudaklar narçiçeği. Etleri, butları pek kaba değil de göğsü korkunç!

      Hamalın birini içeri aldı, diğeri dışarda kaldı. Dışardaki pencereden veriyor, bu da raflara yerleştiriyor. Bayan da buyuruyor:

      “Çıkar ayağındakini, bas şuraya. Ayağın daha kirliymiş! Dur bir gazete yayalım. Hah, bas şimdi. Çek o çantayı, çek çek! Yatır bu bavulu. Bunu da üstüne koy. Tık şu torbayı arasına! Yavaş tut, içinde kırılacak eşya var…”

      Nasıl olduysa, bayanın tırnağı bir yere takılıp kırıldı.

      “Lanet olsun, işte tırnağım kırıldı!.. Ters adamın işi de ters gider. Tülin çantada makas var mı?”

      Yokmuş. Bayan parmağını mendili ile bağladı. Çantalar yerleştirilirken, bölme kapısı önüne, şimdilerde kimsenin giymediği, melon bir şapka, sırtında ağır bir palto, boynunda yün atkısı olan şişman bir adamla erkeği yirmi, kızı da on sekizinde iki sıska genç gelip durdular.

      Bu sırada elinde paketiyle gelen Mustafa Efendi, içeriye giremeyerek, melon şapkalı adamın omzundan yaklaştı:

      “Hepiniz gidiyor musunuz?” diye sordu.

      “Yok, yalnız ben gidiyorum.”

      “Eh, iyi öyleyse, yerimiz var.”

      Bayan, içerden seslendi:

      “Orada duracağına, gel de eşyayı say. Alır çantaları giderler, sen de bakakalırsın!”

      Kadın, hamalı dışarı çıkardı, sonra çantasını açıp bir kaç lira çıkardı.

      “Al bakayım şunları…” Hamallar gittiler.

      Bu defa bayan, kocasını vagonun köşesine kıstırdı, kendince yavaş bir sesle;

      “Ben eve para bırakmıştım. Bunları da sana veriyorum. İyi bir yerine koy. Hani bakayım cüzdanın. Oraya çıkınca hamallara onar kuruştan hesap göreceksin. Otomobil de bir lira. Koysana cebine… Ne bakıp duruyorsun yüzüme!” dedi.

      Erkek, biraz sızlanacak oldu:

      “Beş lira ile yola çıkılır mı? İnsan hali! Ya bir şey olursa!” diyecek oldu. Kadın;

      “Allaha emanet, hiçbir şey olmaz. Hiçbir eksiğin yok. Ben sana iki tane sandoviç koydum. Biliyorsun ya doktorlar sana, recim yap, diyorlar. Ver boyun atkını. Bak buraya koydum. İnerken aceleyle sakın unutma!”

      “Hiç olmazsa birkaç kuruş bozuk ver!..”

      Kadın, çantasında birkaç kuruş daha ararken, söylendi:

      “Sen çok fena alıştın, kabahat bende! Al bakalım şunları da! Parayı emin yerine koydun mu? Ben çocuğun okul işini bitirince geleceğim. Biz bu ay su parası, havagazı parası da vermedik. Siz gene vermeyin. Herifler sizi aldatırlar. Ben gelince öderim. Bakkala borç etmeyin. Dilber’de para vardır. Yoksa da o bulur… Burası çok sıcak, çıkar paltonu, getir as şuraya! Boyun atkın şuradadır, sakın unutma. Hadi biz gidiyoruz. Öp beni!”

      Bayan “Öp beni.” dedi ama kocasına elini uzattı, o da öptü.

      “Öp çocukları da… Ha, bak unutuyordum. Aylığını sakın alma, ben gelince alırsın, anladın mı? Unutma dediğimi… Hadi güle güle… Ben çocuğun işini bitirince oradayım.”

      Bayan yürüdü çıktı, biraz sonra da tren kalktı. Bankacı pencereden baktı, kadın hamallarla çeneleşiyordu. Mustafa Efendi yemek paketini, raflarda yer bulamadığı için masa üstüne koydu. Şişman adamın karşısına oturdu. Bölmede olanlara;

      “Eh, hadi uğurlar olsun.” dedi.

      Onlar da uğurlar dilediler, aralarında konuşmaya başladılar. Bayanın kocası olan şişman adamcağız, sözü sohbeti yerinde, efendiden bir adam. Devlet hizmetinde de epeyce ileride sayılanlardan olsa gerek. Nasılsa sakalını kaptırmış.

      Sözü kendisi hanımın üstüne getirdi:

      “İyi kadındır, hoş kadındır, yabancıların yanında biraz şımarır. Gördünüz ya… Evde hiç böyle değildir, gıkı çıkmaz. İki yabancı görünce, ne oluyor bilmem, kabarır. Atar, tutar. Ben de huyunu bildiğim için ses çıkarmam. Sonra eve döndük mü, sanki o kadın değildir. Süt dökmüş kedi…”

      Mustafa Efendi, “Ben evde de böyle sanmıştım da…” dedi. “Yok ama beğendim! Zabit kadın doğrusu. Evinin hanımı!..”

      “Yok, orası doğru; eşi emsali bulunmaz. Ev kadınlığına diyecek yoktur. Ben de eksik taraflarını görmem. Ne yapacaksın. Bunca yıl karı koca olmuşuz, çoluk çocuk yetiştirmişiz. Eh, bir gün sinirli olur da ters bir lakırdı ederse, ben susarım. Ben bağırır çağırırsam, o susar. Ne yapacaksın, idare ediyoruz. Doğru değil mi?”

      Mustafa Efendi;

      “Doğru, çok doğru.” dedi. “Kız kardeşim de böyledir; ama sizin hanım gibi değil. Kızdı mı, kocasının işi bozuktur…”

      Adamcağız;

      “Sanki ne gibi?” diye sordu.

      “Ne gibi olacak, maşayı ensesine yer!”

      “Yok canım… Bizimkinin öyle şeyi yoktur!”

      “Olmaz elbette. Ben sizin bayanı gördüm, aklı başında kadın. Bizimkine bakma. Ne de olsa esnaf kızıdır. Daha bir kaç yıllık evliydiler; bir gün baktım kocasına adamakıllı yapıştırıyor. Eh! Ne bileyim, belki karı koca arasında böyle şeyler olur dedim. Ben evlenmediğim için bunları bildiğim yok. Belki…”

      Bayanın kocası Mustafa Efendi’nin sözünü kesti:

      “Yok, evet.” dedi. “Karılık kocalık büsbütün başka şeydir. Öyle şeyler olur ki… Hani bilir misin, biz erkekler de öyle haltlar ederiz ki, kadınlar ne yapsalar haklıdırlar. Evde karın var, ne münasebet gider de komşunun hizmetçi kızına sataşırsın. Değil mi? Kadın da yakalar. Beni terlikle kovaladığını bilirim. Kaçmasam yapıştıracaktı.”

      Mustafa Efendi;

      “Yapıştırmadı ya!” diye telaşla sordu.

      “Durur muyum!..”

      “E, sonra eve gelince ne yaptı?”

      “Söylemediğini bırakmadı. Ben sustum. Bir hafta dargın kaldık. Baktım olacak gibi değil. Yalvardım. Neyse vazgeçti.”

      “Seninki gene iyi, sen bir suç işlemişsin, o da karşılığını vermiş. Ya bizim enişteye ne diyelim! Allahın danasıdır. Sabah işine, akşam eve. Kaç kere söyledim. Oğlum, dedim, nasıl olsa dayağı yiyorsun, sen de biraz kanatlansana! Bir uç bakalım, bir kanat vur. Bir akşam gel benimle, gidelim bir sarhoşluk edelim, ablaları şöyle bir dolaşalım. Dayağı da yersen, hiç olmazsa ondan sonra ye! Herifte istidat yok… Allah vermemiş.”

      “Yok, bizim hanım öyle değildir. Eğer bir falso yapmazsam dayak mayak faslı olmaz. Efendim, bizimkinin derdi hizmetçilerdir. Bu pis karılar, der

Скачать книгу