Скачать книгу

O da kimse.”

      Günlüğü masaya bıraktı. Önemli olabilirdi. Bakıştılar. Wallander aynı şeyi düşündüklerinin farkındaydı.

      “Kesik bir kafa,” dedi. “Ve Afrika’da savaşla ilgili notların yer aldığı bir günlük.”

      “Bir hendek,” dedi Höglund. “Savaşı anımsatan bir hendek. Bana göre kesik bir kafayla kazığa sokulmuş insanlar birbirinden çok da farklı değil.”

      “Ben de senin gibi düşünüyorum,” dedi Wallander. “Ne dersin, aradığımız ilk ipucunu bulduk mu acaba?”

      “Harald Berggren kim?”

      “Bulmamız gereken ilk şeylerden biri de bu.”

      Wallander birden Martinson’un Svarte’de Eriksson’un eski elemanlarından birini görmeye gideceğini anımsadı. Höglund’a onu aramasını söyledi. O andan itibaren Harald Berggren adının araştırılacağını ve olabilecek tüm ilişkilerin inceleneceğini belirtti. Höglund numarayı çevirdi. Bekledi. Sonra da başını iki yana salladı.

      “Telefonu kapalı,” dedi.

      Wallander sinirlendi. “Hepimiz telefonlarımızı kapatırsak soruşturmayı nasıl sürdürebiliriz?”

      Aslında bu kuralı en çok kendisinin bozduğunun farkındaydı ama Höglund kibar davranıp bu konuda ona bir şey söylememişti.

      “Ben onu bulurum,” dedi genç kadın ayağa kalkarak.

      “Harald Berggren,” dedi Wallander. “Bu isim çok önemli.”

      “Bunu herkese söyleyeceğim, merak etme.”

      Wallander odada yalnız kalınca masa lambasını yaktı. Tam günlüğün sayfalarını çevirmek üzereyken defterin deri kılıfının içinde bir şey olduğunu fark etti. Özenle parmağını sokup çıkardı. Bu siyah beyaz, kenarları yıpranmış, oldukça eski bir fotoğraftı. Fotoğrafta üniformalı üç adam fotoğrafçıya bakarak gülüyordu. Wallander iri orkidelerin arasında çekilmiş Runfeldt’in fotoğrafını anımsadı. Bu fotoğraf da İsveç dışında bir yerlerde çekilmişti. Büyüteçle fotoğrafı inceledi. Adamların yüzü güneş yanığıydı. Gömleklerinin düğmelerini açmış, kollarını sıvamışlardı. Ayaklarının dibinde de silahları duruyordu. Yerinden kopmuş ve aşınmış iri bir kayaya dayanmışlardı. Zemin ya kumlu ya da çakıl taşı, pek belli olmuyordu.

      Adamlar yirmili yaşlarda görünüyordu. Fotoğrafın arkasına baktı. Büyük olasılıkla bu fotoğraf da 1960’lı yılların başında çekilmiş olmalıydı. Bu da Holger Eriksson’un onların arasında olmadığını gösteriyordu. 1960’lı yıllarda Eriksson 40 ile 50 yaş arasında olmalıydı.

      Wallander masanın çekmecelerinden birini açtı. Daha önce bu çekmecelerden birinde bir zarf içinde vesikalık fotoğraflar gözüne ilişmişti. Eriksson’un vesikalık fotoğraflarından birini masaya koydu. Bu 1989 yılında çekilmişti. Holger Eriksson, 73 yaşında. Wallander yaşlı adamın fotoğrafına dikkatle baktı. Sivri bir burnu, ince dudakları vardı. Fotoğraftaki yüzü kırışıksız ve daha genç hâliyle düşünmeye çalıştı. Sonra da üç adamın fotoğrafına baktı. Hepsinin yüzlerini teker teker inceledi. Soldaki adam Holger Eriksson’u andırıyordu. Wallander arkasına yaslanıp gözlerini kapadı. Holger Eriksson bir hendekte öldürülmüştü. Kasasından da kesik bir baş, birkaç günlük ve bir fotoğraf çıkmıştı. Wallander birden gözlerini açarak yerinde doğruldu. Eve giren hırsız olayı gelmişti aklına. Hırsız kasaya dokunmamıştı bile. Eve giren kişinin kasayı bulması kolay değildi, diye geçirdi içinden. Kasanın içindekilerin yine bunlar olduğunu varsayalım şimdi, diye düşündü. Hırsız belki de bunları arıyordu. Kasayı bulamayınca da çekip gitmişti ve bir yıl sonra da Eriksson öldürülmüştü.

      Ama bu düşünceyle yola çıktığında iki olay arasında nasıl bir bağ bulacaktı? Eriksson’un ölümünden sonra kasayı bizler bulamasaydık büyük olasılıkla avukatı bulacaktı.

      Yine de başka bir şey olmalıydı. Bir ipucu.

      Bir kez daha fotoğrafa baktı. Adamlar gülümsüyordu. Otuz yıldan beri bu fotoğrafta gülümsüyorlardı. Fotoğrafı Eriksson çekmiş olabilir miydi? Ama Eriksson; Ystad, Tomelilla ve Sjöbo’da araba satıp durmuştu. Afrika savaşına gitmemişti. Yoksa gitmiş miydi?

      Wallander masadaki günlüğe düşünceli bir şekilde baktı. Fotoğrafı ceketinin cebine attı, günlüğü aldı ve banyoda teknisyenlerden biriyle çalışan Nyberg’in yanına gitti.

      “Bu günlüğü alıyorum. Cep takvimlerini bıraktım.”

      “O günlükte bir şeyler bulacağına inanıyor musun?” diye sordu Nyberg.

      “Evet,” diye karşılık verdi Wallander. “Beni arayan olursa evde olacağımı söyle.”

      Bahçeye çıktığında polislerin olay yerindeki kordonu kaldırmaya başladığını gördü. Hendeği örten muşambayı kaldırmışlardı bile.

      Bir saat sonra mutfağındaki masada oturuyordu. Günlüğü açtı.

      İlk yazı 20 Kasım 1960 tarihliydi.

      10

      Wallander’in Harald Berggren’in günlüğünü baştan sona okuması altı saat sürmüştü. Tabii kesintilerle birlikte. Telefon susmak bilmiyordu. Wallander telefon konuşmalarını mümkün olduğunca kısa kesmeye çalışmıştı. Günlük o güne değin okuduğu en büyüleyici ama aynı zamanda da en ürkütücü şeydi. Bir insan yaşamının birkaç yılını içeriyordu. Wallander için bu bambaşka bir dünyaya girmek gibiydi. Harald Berggren her kimse, dil uzmanı olmadığı ortada olmasına ve duygularını abartılı ifade etmesine karşın yine de deneyimlerini anlatış türü ve yaşadıkları ilginçti. Wallander günlükte yazılanların Eriksson’un başına gelenleri anlamaları açısından yol gösterici nitelikte olduğunu düşünüyordu. Bu düşüncelerine karşın içinden bir ses bu yolu izlemelerinin yanlış olacağını söylüyordu. Wallander yaşanılanların büyük bir kısmının hem beklenilen hem de beklenilmeyen şeyler olduğunu biliyordu. Burada önemli olan insanın bağlantıları doğru yorumlamasıydı. Ayrıca hiçbir cinayet soruşturması bir diğerine benzemezdi, yalnızca yüzeysel bazı benzerlikleri olduğu sanılırdı.

      Bu bir savaş günlüğüydü. Wallander günlüğü okumayı sürdürdükçe fotoğraftaki diğer iki erkeğin adını da öğrendi ama günlüğün sonuna geldiğinde yine de hangisinin hangisi olduğunu tam olarak çıkaramamıştı. Harald Berggren’in yanındaki erkeklerden biri İrlandalı Terry O’Banion, diğeriyse Fransız Simon Marchand’dı. Fotoğraf Raul adında biri tarafından çekilmişti. Afrika’daki savaşta bir yıldan daha uzun süredir paralı asker olarak görev yapıyorlardı. Günlüğün ilk sayfalarında Harald Berggren Stockholm’deyken paralı askerlerin gizli dünyasıyla Brüksel’deki bir kafe aracılığıyla bağlantı kurulacağını öğrendiği yazıyordu. Paralı askerlik konusunu ilk kez 1958 yılının Noel zamanı duymuştu ama neden paralı askerlik yapmaya karar verdiğini açıklamamıştı. Berggren ne geçmişinden ne de ailesinden söz ediyordu günlüğünde. Anılarını yazmaya birdenbire karar vermiş gibiydi. Günlüğü yazmaya başladığında 23 yaşında olduğu ve 15 yıl önce Hitler’in bozguna uğramasıyla sona eren savaşa çok üzüldüğü kesin olarak anlaşılıyordu.

      Wallander bu noktada durdu. Bunlar Berggren’in kendi sözcükleriydi: Çok üzüldüm. Wallander o bölümü bir kez daha okudu: Hain generalleri tarafından bozguna uğratılan Hitler’e çok üzüldüm. Bu çok üzüldüm sözcüğü Berggren’le ilgili önemli bir ipucu verir nitelikteydi. Berggren burada acaba

Скачать книгу