Скачать книгу

img9162cee9657442b8aaa8b5bdf2881173.jpg"/>

      Richard Tillinghast doğma büyüme Memphis, Tennessee’li. İstanbul’a ilk kez 1960’ların başında, Let’s Go gezi rehberinin yazarı olarak geldi. Harvard Üniversitesi’nde İngiliz Edebiyatı doktorası yaptı ve bir süre yaşadığı İrlanda üzerine yazdığı Finding Ireland de (İrlanda’yı Bulmak) dahil olmak üzere 15 kadar kitap kaleme aldı. 1995’te yayımlanan kitabı, Damaged Grandeur (Mahvolmuş Görkem) Harvard’dayken birlikte çalıştığı şair Robert Lowell’ın anıları üzerine bir eleştiriydi. New York Times’a, Washington Post’a, Harper’s Magazine’e, The Irish Times’a ve daha pek çok başka dergiye seyahat, kitaplar ve yiyecek konularında yazılar yazdı. Şiirleri The New Yorker’da ve Paris Review’da yayımlandı. 2009’da Seçilmiş Şiirler adlı kitabı Dublin’deki Dedalus Press tarafından basıldı. John Simon Guggenheim Foundation, Arts Council of Ireland, The British Council ve Türkiye’deki American Research Institute tarafından verilen burslarla desteklendi. Kızı Julia Clare Tillinghast, Türk şair Edip Cansever’in Kirli Ağustos adıyla yayımlanan seçkisindeki eserlerini çevirdi. Yaşamını Hawaii’deki Büyük Ada ve Tennessee dağlarında sürdürüyor.

      I. Bölüm

      Varış

      1

      İlk İzlenimler

      İstanbul’u bilen herhangi biri size Şehirlerin Kraliçesi’ne giden en güzel yolun, denizyolu olduğunu söyleyecektir. Ben de ilk ziyaretimi Yunanistan’dan bindiğim bir gemiyle gerçekleştirdim. Puslu Çanakkale kıyılarına yaklaştığımızda aklıma W.B.Yeats’in dizeleri geldi:

      Ve ben yelkenle geçtim deryayı

      Geldim kutsal Bizans şehrine bundan dolayı.

      Bizans zamanında Cenevizli denizcilere ev sahipliği yapmış Karaköy limanına yanaştığımız o sabahtan hafızamda kalanlar metal yüzeyler, tekdüze bir grilik ve valizlerimizi boşalttığımız gümrük salonunun soğukluğuydu. Belki de bütün büyük şehirlerde olduğu gibi İstanbul da, onu ilk kez ziyarete gelenlere samimi yüzünü göstermiyordur. Öte yandan, artık Akdeniz ikliminde olmadığımız aşikâr, Ege’den ziyade Balkan iklimindeyiz, zaten şehir de önceki imparatorluğun güneşle sarmalanmış şehirleri Roma ve Venedik’ten ziyade, vaktiyle Osmanlı İmparatorluğu’nun şehirleri olan Sofya veya Belgrad’ı daha çok andırıyor.

      Bugünlerde İstanbul’a benim gibi denizyoluyla gelen oldukça az. Ne de olsa zaman değişti, ben de artık herkes gibi havayolunu kullanıyorum. Ziyaretimi ne kadar iyi planlamış olursam olayım, kent birkaç dakika içinde beni kendi keşmekeşine çekiveriyor. İşte yine buradayım. Bir taksinin arka koltuğunda, emniyet kemersiz, Avrupa veya Kuzey Amerika’da hiçbir zaman görülemeyecek türden son sürat giden bir taksinin şoförüyle baş başayım. Paris’te, Roma’da ve hatta İstanbul’da, nüfus şimdiki kadar kalabalık değilken ve otobanlar dahi yokken, bizzat araba kullanmış olsam da böyle bir yolda direksiyon başına geçmeyi tercih etmezdim.

      Yolların darlığı, ne adının Osman olduğunu öğrendiğim taksi şoförünün ne de diğer sürücülerin umurunda. Osman, Cumartesi akşamının trafik yoğunluğuna aldırmadan, çoğunlukla yolun en sağından, kamyonlardan sıyrılarak, taksilerin ve diğer arabaların arasında makas atarak, elini kornadan neredeyse hiç çekmeden son sürat ilerliyor. Eski bir kilimin arasından gözüken soğanların yüklü olduğu bir kamyonun yanından geçiyoruz. Otoyolun kenarında ürkekçe birbirine sokulmuş üç kişilik bir aile gözüme çarpıyor. Adam siyah pantolon ve beyaz bir gömlek giymiş, bıyığını buruyor – belli bir sınıfa ait kentli bir Türk’ün günlük giysileri içinde. Başında bir eşarp bulunan kadınınsa kucağında bir bebek var. Acaba hikâyeleri ne? Neden bu tehlikeli otoyolun kenarında öylece duruyorlar?

      Bu küçük aile yoğun trafiğin içinde anlık bir görüntüye dönüşüyor. Taksinin camları sonuna kadar açık. Fonda, dile dolanan Türkçe arabesk müzik buranın Avrupa olmadığını ve er ya da geç Avrupa Birliği’ne girse bile hiçbir zaman Avrupalı bir kent olamayacağını anlatıyor. Dinlerken şarkı sözlerinin bir kısmını anlayabiliyorum. Şarkıcı aslana benzettiği ölmüş babasından bahsediyor. Allah’tan onun için güzel bir mezar diliyor. Osman’ın sigara içmek için izin istemesi ise beni şaşırtıyor. Bense gönülsüz olduğum halde, neden olmasın, diyorum. Adamın kendisiyle ilgili bu tasarrufunu etkilemeye hiç niyetim yok.

      Osman sinesine vurarak ne kadar iyi bir sürücü olduğunu ilan ediyor. Ona, arabayı bir aslan gibi kullandığını söylüyorum. Bana İstanbul’u fethederken düzenli Osmanlı ordularının yanında savaşan başıbozuk veya delibaş denen düzensiz birlikleri hatırlatıyor. Mehter takımı bu başıbozuk veya delibaş bölüklerinin özgür ruhlarını hücuma kalkmadan önce şangırdattıgı ziller ve inlettiği borularla daha da çığrından çıkarıp korku salıyormuş. Nihayet şehrin merkezine ulaşıyoruz ve Haliç boyunca yolumuza devam ediyoruz. İşte, İstanbul. Enerjinin en büyük dayanak noktasının içindeyiz.

      2

      İstanbul ve Konstantinopolis

      Bir şehir kendine ait anılarıyla, yaşayan bir varlıktır. İstanbul’un hatırladıklarını ve hatta unutmaya çalıştıklarını ne kadar çok bilirsek özüne o kadar yaklaşmış oluruz. İstanbul’un kendine has sesleri vardır. Boğaz’dan geçen gemilerin düdükleri, martıların çığlıkları, taksilerin kornaları, Kapalıçarşı etrafındaki atölyelerde harıl harıl bakır ve pirinç döven zanaatkârlar, işportacılık yapan sokak satıcıları ve gün doğmadan başlayıp karanlık çökene dek düzenli aralıklarla günde beş kez ibadete davet eden, ezberlerdeki ezan sesi.

      Ve İstanbul’un kendine özgü kokuları da vardır. Kömür ateşinde pişen kuzu kebabı ve mısır, tekne ve kamyonlardan çıkan dizel egzoz dumanı, sigara dumanı, 2000 yıllık kanalizasyon sisteminden kaynaklanan tarifi imkânsız güçlü foseptik kokusu ve bütün bu kokuların çözüldüğü zindeleştiren tuzlu deniz kokusu… Sıcak bir günde insan incir ağacının kekremsi kokusu ve akasya ağacının tatlı rayihasıyla can bulur.

      Sonbaharın ilk günlerinde binlerce leylek ve büyük yırtıcı kuşlar Avrupa’dan Afrika’ya uzanan göç yolu üzerindeki bu şehri katederler. Baharda ise geri dönüp kuzeye yönelirler. Gökyüzü bu kuş sürüleri ve kanat çırpma sesleriyle dolar. Leylekler kuş dünyasının anarşistleridir. Kazlar gibi belli bir sırada ya da V düzeninde uçmaz, bütün gökyüzüne darmadağınık bir şekilde yayılırlar. Acem Yahudisi İstanbullu şair Murat Nemet-Nejat anı kitabı İstanbul Noir’da bu göçün daha büyük bir yapının simgesi olduğundan bahseder.

      (…) İstanbul kuşların farklı göç yollarının üzerinde yer alır. Doğu’yla Batı’nın kucaklaştığı, Bizans ve İslam’ın kaynaştığı bir yer olmanın ötesinde insana özgü bir yansıma olan İpek Yolu gibi milyonlarca yıldır süregelen doğal bir akışın merkezi konumundaki bir geçiş noktasıdır. Kaç defa tahrip edilmiş ve her seferinde yeniden inşa edilmiş, daha kesin bir ifadeyle sayısız kereler ağır bir hüzün içeren tarihini yeniden yaratarak bir kez daha tasvir edilmiştir. Ancak bu değişiminin temelinde, bilinçaltında deneyimlenen derin ve kaçınılmaz bir süreklilik yatmaktadır. Karmaşa ve şifanın bütünlüğü arasındaki bu diyalektik, şehrin kalbindedir.

      Şehrin şairleri şiirlerinde bu karmaşa ve şifanın bütünlüğü arasındaki diyalektiği çözümler. Birçok İstanbullu, şair Orhan Veli’nin “İstanbul’u Dinliyorum” adlı şiirini ezbere okuyabilir. İşte o şiirden birkaç dize:

      İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı.

      Önce hafiften bir rüzgâr esiyor;

      Yavaş yavaş sallanıyor

      Yapraklar ağaçlarda;

      Uzaklarda, çok uzaklarda,

      Sucuların hiç durmayan çıngırakları

      İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı.

      (…)

      İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı;

      Başımda eski âlemlerin sarhoşluğu

      Loş kayıkhaneleriyle bir yalı;

      Dinmiş lodosların uğultusu içinde

      İstanbul’u

Скачать книгу